Deprem…
Sonuçları acı olsa da; aslında dünya varolduğundan bu yana yaşanan sıradan bir doğa olayı:
Yerkabuğu yırtılıyor; yırtılırken titreşimler yaratıyor ve bu titreşimlerle, yeryüzü sarsılıyor.
Bizim dışımızdaki mükemmel düzen, kendi dengesini oluşturuyor.
Aslında bizim dengelerimizi oturtmamız için de bir fırsat sunuyor.
Felaketten kilometrelerce uzakta olsak da, aynı sarsıntının kat be kat fazlasını biz de hissediyoruz.
Ruhumuzda, benliğimizde kırılan faylar, günlük telaşlar arasında derinlere gömdüğümüz gerçeklerle yüzleştiriyor bizi.
Kendimizi ne kadar önemsediğimizi, yarattığımız kavramlara ne denli saplanıp kaldığımızı; insan olmanın değerini, keyfini nasıl ıskaladığımızı; hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığımızı hatırlatıyor.
Oysa Shakespare’in söylediği gibi:
“Dünya bir tiyatro sahnesi; bizler de girip çıkan oyuncular sahneye”.
Keşke herkes, kendisinin bu oyunda vazgeçilmez olduğunu sanmasa!..
Bir gece yarısı, belki en güzel düşlerin ortasında, yapacaklarını ertelediği yarınlarıyla; sevinçleri, acıları, umutları, hırsları ve öfkeleriyle kayıp gideceğini unutmasa.
Oysa bu ülkenin yurttaşları olarak hangimiz, hayatı sindire sindire, ait olduğumuz büyük tasavvuf geleneğine uygun bir lezzette yaşayabiliyoruz?
İktidar savaşları, güç oyunları, senaryolar, iddialar, endişeler, bilinmezlikler içerisinde “neyiz?”, “kimiz?”, “nereye gidiyoruz?” diye sormaya fırsatımız olmuyor.
Artık insanlar kahvelerde“ne olacak bu memleketin hali” diye tartışamıyor.
Çünkü neyi tartışacağını bile bilmiyor.
Her şey; o kadar hızlı, uzak ve yabancı…
Bunca yıl “kayıp kuşaklardan” söz ettik durduk.
Kayıp kuşakların telafisi olabilir.
Yeni ve güçlü bir nesil arayı kapatabilir.
Ama kaybedilen bir ulusun telafisi yoktur.
Dileriz yaşadığımız bütün bu hengameler önümüze, bedeli olmayan bir fatura koymasın
Son söz Mevlana’dan:
“Hiç bir mal sizin değil, neyi paylaşamıyorsunuz
Hiç bir can sizin değil, neden dövüşüyorsunuz.”