25 Mayıs 2012
  • İstanbul
    21°C

     
  • Ankara
    20°C

     
  • İzmir
    21°C

     
Piyasalar
  • IMKB54.885
  • Euro2,3075
  • Dolar1,8445
  • Altın619,22

Ne kadar eğitebileceğiz?

20 Eylül 2010 Pazartesi

Geçen hafta ne kadar demokratikleşebileceğimizi sormuştum. Anlamak istemeyen okurlar oldu (istemedikleri apaçık ortada çünkü interneti takip edenleri belli bir zeka seviyesinde kabul ediyorum ve etmek de istiyorum).

Referandumdan sonra yasalarla Avrupa standartlarının yakalanacağı yazıldı basında.

Ben de beyinler aynı standarda gelecek mi diye sordum?

Ancak dedim ya bazıları ya üstüne alındı savunmaya geçti ya da anlamak istemedi. Allahtan anlayanlar çoğunluktaydı ve anlayanlar anlamayanlara anlattı.

Pazar sabahı arkadaşımla Yeşilköy sahile doğru bir yerde kahvaltıya gittim.

Hava mis, bütün hafta çalışmışım...

Sakin huzurlu bir kahvaltı yapmak niyetim. Öyle de oldu.

Ta ki, sonlara doğru adamın biri elinde matkapla profil çakana kadar. Bu orda oturan herkese karşı yapılan çok büyük bir saygısızlıktı.

İnsanlar oraya haftanın yorgunluğunu atmaya, yazdan kalan son günlerin keyfini çıkarmaya gitmişlerdi.

Pazar sabahıydı...

Pazar sabahı ve matkap sesi!

Gelelim tekrar bir türlü anlayamadığımız Avrupa standartlarına.

Avrupa’da Pazar günleri elektrik süpürgesi çalıştıramazsınız.

Çamaşır makinası keza öyle. Çim biçemezsiniz. Araba yıkayamazsınız. Hafta içi gece 22:00 den sonra da yapamazsınız bunları.

Çünkü komşunuzun dinlenme gününde onu rahatsız edemezsiniz.

Ben garson kıza memnuniyetsizliğimi söylediğimde, bir üstündeki geldi.

Akşam maç var da, büyük ekran konulacak dedi. Hafta içi organize olamamalarının cezasını bizler mi çekmeliydik?

Ona göre sadece beş dakika süren ufak bir işti bu. Birşey olmaz mantığı bütün şark kültürlerinde vardır. Kendi işi görülsün de birşey olmaz! İki dakikadan ne çıkar!

İki dakikadan birşey çıkmaz, idare ederiz, hallederiz... Uzatabilirim bu kelimeleri.

Yeşilköy, İstanbul’un en medeni yerlerinden biri. Burda bunu yaşıyorsam ne kadar eğitilebilir insanlar diye sormam çok da şaşılacak bir soru olmasa gerek.

Hepinize iyi haftalar...

Bu yazı toplam 30152 defa okunmuştur
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Toplam (5) adet yorum eklenmiştir.
aziztarman
24 Eylül 2010 Cuma 10:41
doğuluk değil korkmuşluk.
"ördeklerin kanatlarını keserler, ucamazlar. uzar yine keserler. yavruları olur onların kanatları vardır ama onlarda uçamazlar zira atadan uçan birilerini görmemişlerdir"
darbeler ve çeteler bizi sindirdı pıstırdı.
mesela siz o sesi şikayet ettiniz mi? büyük ihtimal "etsem ne çıkardı " demiştirsiniz.
bana da aynısı oldu ben ettim ve sesi sussturdum.
meskende ortam sesinde 5 desibel artış yaptıran her ses şikayetliktir.

Evet çıktı artık korkmayalım.
CEVAPLA
YORUMUN DEVAMI
yunushocabey
21 Eylül 2010 Salı 11:43
Aylin Hanım, endişelerinizi gerçekten anlıyorum ve geçen yazınızdaki endişelerinizi de dikkatle okumuş ve anlamıştım... Batıdaki medenileşme serüveni ile Türkiye'de ve yakın doğuda gerçekleştirilmeye çalışılan medenileştirme çalışmaları aynı metotlarla yürüyebilir mi sizce? Mesela Amerika Irak'ı medenileştirmek için girmişti bu ülkeye ama sonuçlar ortada.. Afganistan'daki prblemler de açıkça görünüyor... Avrupa'nın her yerinde güllük gülisanlık bir medeniyet anlayışı hakim mi sizce? Avrupa birliğinin bir üyesi olan Bulgaristan'dan geçen gurberçiler hâla "çorba parası" ödeyebiliyor mesela... Almanya'da, İsveç'te ya da Hollanda'da kanunların rağmına örgütlenen faşist oluşumlar medeniyetten pek de nasip almamışa benziyorlar... Amerika gibi medeniyet seviyesi yüksek bir ülkede bir kilise rahibi "Kur'an yakmakla " Müslümanları tehdit edebiliyor, insanlığın huzurunu bozabiliyor. Avrupa'da halen ezan sesine izin verilmedi halde geçmişin olumlu kalıntılarından birisi olarak Türkiye'de kilise çanları özgürce çalabiliyor... Demek ki medeniyet, o toplumu oluşturan insanların kütürleri, tarihleri ve gelenekleriyle de yakından ilişkili. Anadolu'da yaşayan insanlarımızın "medenileşmesi" ereğine de ancak bu toplumun kendi kültür, gelenek ve inanç tarihini dikkate alarak ulaşabiliriz... Mevlana'nın ya da Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğretilerini gerçekten dinleyen ve kabul eden insanların "kul ve varlık hakkına" riayet edecekleri açıkça ortada değil midir? Demek ki sadece kitabi teknik bilgilerle insanlarımız "medenilik" diyebileceğimiz "sosyal uyum kurallarına" riayet etmiyorlar... O halde onların anlayacağı dilden konuşmak, onları onların kültür tarihleriyle orantılı metotlarla eğitmek zorundayız. Matkap ya da herhangi bir sesle insanları rahatsız etmenin bir kul hakkı ihlali olduğunu Hacı Bektaş-ı Veli ya da Mevlana diliyle anasınıflarından itibaren anlatabiliriz. Cemevleri, Camiler, yer altındaki Tekkeler gibi ibadet kurumlarına neden biraz da bu faydaları sağlayabilecek imkanlar gözüyle bakmıyoruz? Hapishaneler bir özgürlük kısıtlama mekaları olmaktan öte birer faydalı okula neden dönüşmüyor? Ahilik teşkilatındaki ince ahlak düsturlarıyla bezenmiş görgü kurallarının yeniden hayata geçirilmesi için neden kimse uğraşmıyor ya da uğraşanlar çeşitli yaftalamalarla engelleniyor? Osmanlı Hanımefendisi ya da Beyefendisi tabirleri kulaklarımızda hoş tesirler bırakan birer eski kullanımdan ibaret mi kalmalıdır sadece? İnanç dilinden anlıyorsa insanlarımız, onlara yüzeysel Kültür Bilgisi vermekten öte, onların hayatlarını tamamen değiştirebilecek ahlaki temelleri ve metotları, neden geçmişimizin olumlu kaynaklarından alıp bugüne uyarlamıyoruz? Komşunun hakkını koruma, başkalarına hoşgörülü olma, canlı cansız her varlığın bir hakkı olduğunu bilme ve o haklara riayet etme kültürü hakkında tarihimizde binlerce örnek dururken, neden bu örnekleri birer köhnemiş masal olarak kabul ediyor da, yeniden tasavvuftan beslenilmiş bir eğitim sistemini tesis etmek adına direniyoruz? İnsan-ı kâmil olma ereğiyle yol alan bir insanın başka insanları bırakın kendisi gibi kul oldukları bilincine vardığı cansızlara bile haksızlık yapması mümkün müdür? Bu bizce yol tercih edilmezse elbette sosyal tekamül süreçlerine sığınılacak ve bu tedrici süreçler de belki bir 100 yıl daha bizi böyle "medenileşemiyoruz" diye feryat ettirecek. Ya da 1. dünya savaşı gibi toplumları çalkalandıran, zorunlu olarak değişime uğratan dehşetli bir kaç fırtına olması gerekecek ki, bundan Allah'a sığınırız. Benim önerim şu: Köylerimize varana kadar bütün mahallelerimize, binlerce yıllık tasavvuf kültürümüzden de beslenmiş "Medeniyet Okulları" açılmalı... Bu okullarda insanlarımız en az bir senelik zorunlu bir eğitime tabi tutulmalı. Dersler, İmamlar, Dedeler, Öğretmenler, Hukukçular tarafından verilmeli. Gerçek İnsan olmanın abc'si bir kere daha bütün yüreklere sindirilmeli.
CEVAPLA
YORUMUN DEVAMI
ErtanOzturk
21 Eylül 2010 Salı 11:06
Sevgili Kotil,
Aslında eğitilmeye muhtaç insanlarla değil de psikolojik desteğe muhtaç insanlarla dolu ülkemiz. Hayatı boyunca iyi imkanlara sahip insanlara evde, okulda, işyerinde, askerde hizmet eden bu insanlara 5 dakika katlanamıyor insanımız bu ne hoşgörüsüzlük yahu. Acaba eğitimli ! elit! insanlarımız birbirlerine mi hizmet edecek bina görevlileri, temizlikçiler, garsonlar, bulaşıkçılar vb. olmasa
CEVAPLA
YORUMUN DEVAMI
hakimbozcan
20 Eylül 2010 Pazartesi 15:51
EĞİTİLEBİLİRLİKTE YAŞAM TARZI İLE KÜLTÜREL VE ZİHİNSEL UYGUNLUK ÖRTÜŞÜYOR MU?
Kişisel,ailesel,toplumsal yaşamımızda başlıktaki uygunluğun toplumsal yaşamda demokratiklikle örtüşmesi sözkonusu değilse toplumsal değişimimiz zorlamalara tabi olacak,öncüller bunu zorlayacak demektir.Demokrasiler yalnızca sayısal oylamalardan değil niteliksel olarak her bakımdan farklıların demokratik yarış içerisinde ve demokrasinin kural ve prosedürlerini işleterek özgür iradeyle tercihlerin ortaya çıkmasıdır.Periyodik seçimlerde,eşit ve genel oyla,hukukun üstünlüğüne dayalı,bağımsız yargı denetiminde,doğru ve objektif bilgilenerek,herbakımdan özgür yurtdaşların bilim ve fennin akılcılığında laik sosyal ortamda devlet güvencesinde yurtdaşlık haklarının kullanılmasıyla ortaya çıkan kendini yönetecekleri seçip sorumlu tutarak sınırlı süre vekalet verme işidir.Hoşgörü;toplumsal kültürde ve bireysel yaşamda yer alır ama demokrasi kültür ve eğitiminin ürünü olarak kendi geleneğini yaratan gönüllü davranış değişikliği sürecidir,gelişmeye açıktır."İnadına"larla demokrasi mi yaşanır demogoji mi bir düşünelim?Demokrasi eğitimini talebediyor muyuz toplum olarak?Kim verecek veya nasıl gerçekleşecek bu eğitim,ürününün hangi özellikleri taşımasını bekliyoruz,program içeriği nedir,eğitilebilirlikte yaşam tarzımızla zihinsel ve kültürel uygunluğumuz var mıdır?İsteklerimizin gerçekleşmesi için yeterince gayret ve disiplinli süreci işletebilecek miyiz?Kendimize sorduğumuz soruların cevapları gönül rahatlığıyla verilip kararlılık göstereceksek kendimiz öğrenirken başkalarına da öğreten özgünlüğü kazanırsak zaten demokrasiyi hakederiz,enerjimiz sinerjik hal alarak sistemi geliştirip geleneğini oluşturur,kurumlaşır.Vekalet görevi verdiklerimiz de asilin niteliğini taşır,yararlı ve sorumlu olur,ayrıcalık istemez.Demokrasinin kuşluk vaktine geldik mi diye soruyorum...Herkes kendince cevabını arayıp ulusal iradeye dönüşür hale getirebilirse demokrasi vaktini yakalamışızdır. Şekiller özün önüne geçmemelidir.Demokrasi siparişle gerçekleşmez,halkın gönüllülüğü esastır.
CEVAPLA
YORUMUN DEVAMI
ironika
20 Eylül 2010 Pazartesi 12:36
Türkiye karanlığa gidiyor!
CEVAPLA
YORUMUN DEVAMI
Tüm Yorumlar
11 Ekim 2010 Pazartesi
27 Eylül 2010 Pazartesi
20 Eylül 2010 Pazartesi
15 Eylül 2010 Çarşamba
11 Eylül 2010 Cumartesi
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Haberleri sitene ekle
Haberleri sitene ekle
İnternethaber Yayın Grubu Tüm Hakları Saklıdır © 2000-2011 - İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz
Tel : +90 212 266 99 99  /  Faks : +90 212 266 98 98
Yükleniyor...