İlkel toplumlar iken ve ayrı ayrı yaşarken daha kollejtif ve bir arada yaşama yöneldik. Devletler yoktu, hükümetler de... Demokrasi diye bir kaygı da yoktu.
Sonra insanoğlu bunları tek tek kendi için yarattı. Devletler kuruldu, iktidarlar oluştu. İlkel düzendeyken özgürce düşünebilen insan, ilk bu ayrıcalığını kaybetti. Kaybettikçe ve iktidar odaklı yaşam yaygınlaştıkça, güçler savaşı başladı.
Bu savaş insanlığı öyle bir noktaya getirdi ki, insanlar ya birbirlerinin kuyusunu kazdı, ya da direk darbelerini indirdi.
Artık karşımızdakinin ne hissettiği önemli değildi. Hangi aşamalardan geçtiği. Neleri göğüslediği... Kendi içinde yaptığı sıçrama... Hiçbirinin önemi yoktu. Tek önemli olan kazanmaktı. Çünkü yeni düzene göre sen kazanırsan o kaybederdi. Ve bunun nasıl olduğu da önemli değildi.
Oysa ikinci bir alternatif hep vardı. Ama akla hiç gelmedi. Senin kazanıp onun kaybetmesindense kazan kazan oyununu da barındırıyordu hayat içinde. Ancak bu, kimsenin aklına gelmedi. Belki hırstan, işine de gelmedi...
Bence Serdar Turgut tüm bu bilinç altına atılmış kazan kaybet hırsıyla yazdı Rojin ile ilgili cümleyi. Kendine geldiğinde, o da şaştı belki bu duruma. Düzen insanı öyle bir esir alıyordu ki, en masumane olanlar bile farklı görünüyordu insanın gözüne. Kazanmak için ilgi çekmek gerekiyordu. Neye mal olursa olsun!
Silkinip kendimize baktığımızda bunun benzeri bir çok durumu kendi hayatımızda yaptığımızı görürüz. Kazan kazan oyununu bir türlü benimseyemeyiz. Oysa hayat bu oyunla çok daha keyiflidir. Çünkü hepimiz kazanmaya başladığımızda Dünya yaşanılası bir yer olur. Hem bizim için hem de başkaları için.
İyi haftalar.